-
1970’lerde İstanbul’da çekilen bir vampir filmi olan Vampyros Lesbos oldukça ilginç bir filmdir. Kült yönetmenlerden Jesus Franco’nun çektiği bu filmde zamanın korku film kraliçelerinden Soledad Miranda yer alır. Filmi kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. Eminönü, Büyükada Plaj oteli gibi mekanlarda çekilen bu ilginç filmin en önemli artılarından birisi de müzikleri. Psychodelic tınılar, tuhaf kamera açılarıyla çekilen filme o kadar iyi oturuyor ki, sanki tuhaf bir rüya izliyormuş havasına kapılıyorsunuz. Filmin müziklerini de ayrıca bulmanızı tavsiye ederim.The Lions and the Cucumber adlı enstrümantel şarkı oldukça güzel.
-
RETRO BİLİMKURGU FİKİRLERİ
70’lerde çevrilen iki güzel bilim kurgu filmi vardır. Logan’s Run ve Soylent Green.
O dönemlerde Dr Moreau’nun adası ve Maymunlar Gezegeni gibi hit filmlerde oynayan Charlton Heston ve Michael York bu filmlerde de başroldedir.
Logan’s Run, 23.yy’da bir kubbe şehir içinde insanların refah içinde yaşadığı bir dönemi anlatır. Ama ne yazık ki bu durumun bir olumsuz yanı vardır. O da 30 yaşına ulaşan insanların öldürülmesidir. Bu durumdan kaçmak isteyenlere Runner, onları yakalayan görevlilere de Sandman denmektedir. Kahramanımız Logan, Jessica 6 ile karşılaşana kadar bir Sandman iken, gelişen olaylar sonrasında bir Runner olarak en yakın arkadaşı Sandman Francis’den kaçip şehri terkedecek ve dışarda bambaşka bir dünya keşfedecektir
Soylent Green’de ise konumuz soyu tükenen yemek kaynaklarıdır. Dünya aşırı nüfusa sahip olduğu için yiyecek konusu sıkıntılıdır. Devlet insanlara belirli ölçüde su ve soylent adını verdiği gizemli bir yiyecek maddesi dağıtarak açlığı engellemeye çalışmaktadır. Normal gıda malzemeleri karaborsada ciddi fiyatlarda satılmaktadır. Kahramanımız Detektif Thorn, Soylent gıdasını üreten şirketin patronunun ölümünü soruştururken, bu gizemli gıdanın kaynağını öğrenir. Bu kaynak ölen insanların vücutlarından başka birşey değildir.
Nüfus kontrol ve Gıda kontrol bilimkurgu temalarında yer almasına rağmen günümüz politikalarında kullanılmaktadır.
Eski ABD dışişleri bakanı Henry Kissinger’ın ünlü bir sözü vardır. “ Petrolü kontrol edersen ülkeleri, gıdayı kontrol edersen insanları kontrol edersin”
Özellikle genetiği değiştirilmiş gıdalar ve tohumlar ile global tarımı etkileyen şirketler, bu gıdalar ile hastalıklı insan sayısını arttırmışlardır.
Son yıllarda yaşanan kanser ve benzeri hastalık vakalarının artışının tek sebebi gıda olmasa da, yediğimiz şeylerin üzerimizdeki etkisi büyüktür.
Gelişmemiş ülkeler üzerine salınan genetiği değiştirilmiş gıdalar buradaki insanların kısır olma oranlarını ne kadar etkiliyor acaba ? Paranoyak olmamak lazım ama bir dönem hamile kadınlar üzerinde yapılan aşı deneylerinin trajik sonuçlarını unutmamak lazım.
Gıda ve nüfus kontrolü yaparak, global otorite sağlamak, bu otoriteyi sürekli kılmak için toplumları birbirine düşürecek senaryolar üretmek, düşünmeyen, koyun gibi yaşayan, her fikrin rahatlıkla empoze edilebildiği boş insanlar yaratmak günümüzün en popüler konuları arasında….
-
ONE FLEW OVER THE CUCKOO’S NEST
Bazı filmler vardır. Ne zaman denk gelseniz sıkılmadan defalarca izleyebilirsiniz. One Flew Over the Cuckoo’s Nest işte böyle bir filmdir.
Milos Forman bu filminde Hasta Randle Patrick McMurphy (Jack Nicholson) ve Hemşire Mildred Ratchet (Louise Fletcher) karakterlerini kullanarak Otorite ve Özgür Ruh çatışmasını harika bir şekilde yansıtmıştır.
Akıl hastanesine umut, neşe, farklılık getiren McMurphy, hastaları ezerek oranın korkulan patronu olan Hemşire Ratchet’in otoritesini sarsmaya başlar.
Hastaların rutin ve umutsuz hayatlarına direk dalan McMurphy, onlara güvenlerini geri getirecek, eğlendirecek hareketlere girişir. Hemşire Ratchet tüm bu girişimleri engellemeye çalışır.
Filmde birçok ünlü oyuncu yer alır. Danny De Vito, Christopher Lloyd ve özellikle kekeme Billy Bibbit rolüyle Brad Douriff döktürür.
Toplu olarak TV’den maç izleme konusunda hastalar arasında oylama yapıldığında çoğunluğun istemiş olmasına rağmen, Chief karakterinin geç el kaldırdığı için oylamayı geçersiz sayması sonrasında McMurphy çıldırır. Sonra sanki TV açılmış ve maç oynanıyormuş gibi McMurphy maça dair sloganlar atıp, insanları gaza getirince hemşire Ratchet’i yaratıcılığıyla döver.Filmdeki en sevdiğim sahnelerden birisi budur.
Ama favorim, hastanenin yıkanma bölümünün ortasındaki dev mermer musluk kütlesini kaldırıp demir parmaklı cama kadar taşıdıktan sonra üstüne atıp, parmaklıkları ve camı kırarak dışarı kaçma fikri üzerine girilen iddianın olduğu sahnedir. McMuphy bunu yapabileceğine dair iddiaya girdikten sonra gelip mermeri kaldırmaya çalışır ama yapamaz. Sonra efsanevi repliğini söyler “But I tried, didn’t I? Goddamnit, at least I did that.”
McMuphy,birlikte olduğu hasta grubunun aslında orada gönüllü olarak bulunduğunu, istese hepsinin dışarıya rahatça çıkabileceğini öğrendiğinde onların insanlığını bitiren, kendilerine olan güvenlerini altüst eden hemşire Ratchet’e iyice kin tutmaya başlar.
Bu durum benim aklıma Öğrenilmiş Çaresizlik teorisini getirdi. Düşündüğümüz şeyler davranışlarımızı belirler.
Bu konuyu açıklamaya yarayan bir pire deneyi vardır. Pireler farklı yüksekliğe zıplama yeteneğine sahiptirler. Pireleri tepeleri cam bir kapakla kapalı bir kutuya koyarlar. Kutunun altı ısıtılır ve pireler bunun üzerine zıplar. Kafaları cama çarpan pireler bir süre sonra sadece cam kapağın yüksekliği kadar olan 30cm civarında zıplarlar. Sonra cam kapak kaldırılsa bile pireler 30cm zıplamaya devam eder. Pireleri sınırlayıcı dış engel olan cam kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel (burada 30cm’den fazla zıplanamaz ) kalmıştır.
Öğrenilmiş çaresizlik,kişinin herhangi bir durumda çok sayıda başarısızlığa uğrayarak,bir şey yapsa da hiç bir şeyin değişmeyeceğini, olayların kontrolünde olmadığını düşünüp bir daha deneme cesaretini kaybetmesidir.
Öğrenilmiş çaresizlik ve atalet insanın potansiyelini kendinden çalıyor ve düşlerimizi çürütüyor, özgüvenimizi eritiyor,cesaretimizi kırıyor. Kazanmayı değil katlanmayı öğretiyor. İçimizdekini söylemeyi değil, kendi kendimize söylenmeyi öğreniyoruz. Sorumluluk almak yerine suçlamaya çalışıyoruz. Başarısızlıklarımızın sorumluluğunu dışımızda arıyoruz. Kendi ayakları üzerinde durmayı ve kendi kendine yetebilmeyi beceremiyoruz.
Filme geri dönecek olursak, McMurphy kendisine verilen elektroşok tedavisi/cezası sonrasında ölür, ama Chief adlı iriyarı Kızılderili hasta, McMurphy’nin iddiasında deneyip başaramadığını, yani mermer çeşme ile camı kırıp kaçmayı başarır.
-
PETER PAN’S LOST BOYS
California Santa Cruz kasabasında sıcak bir yaz gecesi arka planda Doors – People are Strange şarkısı çalarken bir lunaparkın etrafında başlayan Lost Boys, 80’lerin popüler filmlerinden birisidir.
Teenage Vampir temalı Twilight serisinin atası sayılabilecek Lost Boys, defalarca izlenebilecek güzellikte kült bir yapımdır.
Filmin geçtiği Santa Cruz’un İspanyolca’da Kutsal Haç anlamına gelmesi bir vampir filmi için ilginçtir. Bunun yanısıra vampir avcıları Frog kardeşlerin isimlerinin Edgar ve Allan olması gotik korku edebiyatına aşina olanların kafasında bir ışık çaktırmış olmalı…
Filme Lost Boys adının verilmesinin nedeni, vampirlerin birçok genci kaçırıp kanlarını içmesinden dolayı gelmiyor.
Peter Pan romanını okuyanlar, Peter ve kayıp gençler adlı ekibinin hiç yaşlanmadan Neverland’de hayatlarını sürdürdüklerini bilir. Hiç yaşlanmamak en temel vampir öğelerinden birisidir.
Bir an Peter Pan’ın bir vampir olabileceğine dair bir film yapılsa ne ilginç olurdu diye düşündüm. O da Lost Boys’daki vampirler gibi çatıların üzerinde uçabilmektedir sonuçta… Üstelik kulakları da sivridir.
Peter romanda gölgesini kaybedeceği yerde aynadaki aksini kaybederek vampirliğe adımını atar mesela…
-
THE THING VE GERGEDANLAŞMA
John Carpenter 1982 yılında fetiş oyuncusu Kurt Russell ile mükemmel bir bilimkurgu korku filmi ortaya çıkarttı.
Film aslında tamamen orjinal olmayıp 1951 yapımı The Thing From Another World’ün yeniden yapımıydı. Ama o zamanlara göre mükemmel sayılacak efektler insanın ağzını açık bıraktı. Zaten 80’lerde çevrilen filmlerin çoğunun efektlerinde ciddi bir gelişme ve inandırıcılık vardır.
Orjinal film kuzey kutbunda geçerken Carpenter’ın The Thing’i güney kutbunda geçer. Antartika’da buzlara gömülmüş olarak bulunan şekil değiştirebilen uzaylı yaşam formu pek iyi niyetli değildir.
İlk başta kendisini bulan Norveçli araştırma ekibindekileri öldüren uzaylı, başka kurbanlar aramak için kendisini bir köpek olarak gizleyerek bölgede araştırma yapan Amerika’lı bilim adamı ekibin kampına sızar. İnsanları ve hayvanları mükemmel bir şekilde fiziksel olarak taklit edebildiği için ekibi zor günler beklemektedir.
Filmde hiç kadın oyuncu yoktur. Sadece bilgisayar bir kadın olarak konuşmaktadır. Bu kadına sesini de bir aktör ve aynı zamanda John Carpenter’ın eşi olan Adrienne Barbeau vermektedir.
Filmdeki karakterlerden bir tanesinin adının Mac diğerinin Windows oluşu senaristlerin arasında bir kahin yoksa (1982 yılında Mac-Windows savaşı yoktu) tamamen bir rastlantıdan ibarettir.
Kurt Russell ekipteki helikopter pilotu R.J. MacReady karakterini canlandırır. Saçı sakalı birbirine karışmış kahramanımız filmin sonuna kadar arkadaşlarının kılığına girmiş uzaylı yaşam formu ile kapışır durur.
Uzaylı yaşam formu hayatta kalabilmek için etrafındaki en uygun adayı (insan/hayvan) taklit ediyor ve değişiyor. Taklit ederek, insanları anlıyor ve öğreniyor, gelişiyor.
Filme paralel olarak günlük yaşamımızda da, elverişli pozisyonlarını korumak, güç elde etmek için değişen insanlar görüyoruz. Ama bu tür değişim insanları geliştirmiyor aksine yozlaştırıyor ve kendilerinden uzaklaştırıyor. Bizi biz yapan, olaylar karşısındaki duruşumuz, verdiğimiz kararlardır. Çıkarlarımız sandığımız şeyler aslında bizi kendimizden uzaklaştırıp, gelişimimizi engelliyor ve tıpkı filmin adı gibi özgün olmayan bir Şey (Thing) haline geliyoruz.
İnsan sosyal bir varlık olduğu için bu tür geri dönüşümleri tek başına yadsıması oldukça zor. Sonuçta kimse tek başına bir odada yaşamıyor. Etrafımızda bizi etkileyen olaylar, bizi sürükleyen yeni istekler doğuyor.
Bu anlamda filmin Antartika gibi insandan arındırılmış bir mekanda geçmesinin önemli bir gönderme olduğunu düşünüyorum.
Aklıma Ionesco’nun Gergedanlaşma adlı oyunu geldi. Oyunda insanların arasında gergedan olmaya başlayanları görürüz. İlk başta insanlar gergedanlaşanları yadırgar çünkü normal olan insan olmaktır. Ama gergedanların sayısı çoğalınca, yadırgayanların ve tepki verenlerin sayısı azalır. Öyle bir noktaya gelinir ki gergedan olmak normal sayılır. İnsanlara tuhaf tuhaf bakılır. Oyunun başkahramanı Berenger’ın en yakın arkadaşı ve sevgilisi de gergedana dönüşünce perde onun son haykırışı üzerine iner. “ İnsanım ben, asla gergedan olmayacağım,dünyadak kalan son insan olsam bile direneceğim”…
-
DELLAMORTE DELLAMORE
İtalyan çizgiromanları arasında kabuslar deteftifi Dylan Dog oldukça popülerdir. Bu karakterin yaratıcı Tiziano Sclavi, Dylan Dog’u 1986 yılında çizmeye başlarken Rupert Everett’ten esinlendiğini belirtmiştir.
1994 yılına gelindiğinde Tiziano Sclavi Dellamorte Dellamore ya da Amerikanca versiyonuyla söylemek gerekirse Cemetery Man filminin senaryosunu yazar.
Dario Argento’nun öğrencilerinden Michele Soavi’nin yönettiği bu filmin başrolünde Rupert Everett’i görmek pek şaşırtıcı olmayacaktır.
Çizgi romanda Dylan Dog ve kankası Groucho Marx’ın yerini filmde Francesco Dellamorte ve Gnaghi adlı karakterler alır. Film Dylan Dog’un sinemaya uyarlanışı değildir ama karakterlerin hareketleri ciddi anlamda çizgi romanı çağrıştırır.
Edebiyatta çok sık kullanılan, aşk ve ölüm arasındaki ilişki bu filmin temelinde yer alıyor. Zaten dellamorte “ölümün”, dellamore “aşkın” demek.
Filmde kahramanımız Dellamorte, yaşamını bahçıvanı olduğu mezarlıkta yardımcısı Gnaghi ile birlikte dirilen zombileri öldürmekle geçirir. Bir gün oldukça güzel bir kadın mezarlığa gömülünce işler karışır.
Filmle ilgili ilginç bir not olarak Dellamorte’nin zombilere ateş ettiği sahnelerin bir tanesinde arka planda Sezen Aksu’dan Hadi Bakalım şarkısını dinleriz. Sözlerinde “Sen seni bil sen seni ,yoksa öcüler yer seni” olan bir şarkının bu filme konması pek rastlandı değil sanki…
Filmin çok güzel bir finali var. Kaçırmayın izleyin derim…..
-
AKIRA – BİR ANIME KLASİĞİ
1988 yapımı Akira, zamanının oldukça ötesinde bir filmdir. Cyberpunk öğelerini anime formatıyla harmanlamış, güzel bir senaryoya sahip, kült statüsüne erişmiş bir filmden bahsediyorum.
16 Nisan 1988’de Tokyo, bir nükleer patlamayla yok olarak, 3. Dünya Savaşının başlayışını hazırlar. Savaş sonrasında tüm dünya düzeni değişir.
Tokyo’nun yokoluşundan 31 sene sonra yapay bir ada üzerine kurulan Neo-Tokyo, politik çekişme, devlet karşıtı terörizm ve çete savaşları içindedir. Filmin başkahramanları Kaneda ve en yakın arkadaşı Tetsuo da Capsules adlı bir motorsiklet çetesinin üyeleri olarak Neo-Tokyo’da yaşamaktadırlar.
Detaylara girmeyeyim ama film ilerledikçe Tetsuo’nun kontrol etmekte zorlandığı bazı zihinsel güçlere sahip olduğunu öğreniriz. Tokyo’yu yokeden patlamanın kaynağı da Tetsuo gibi güçlere sahip olan Akira adlı bir başka çocuktur. Tetsuo, Olimpiyat stadının altında bir bölmede Akira’nın organlarının saklandığını öğrenince, güçlerine ilişkin daha detaylı bilgi almak için onlara ulaşmaya çalışır.
Cyberpunk türüne dair yapılmış çok film yoktur ve bunların içinden çıkan iyilerin sayısı da azdır. Akira bence kesinlikle en iyi ilk 10 cyberpunk filmi içinde yer alır.
Son olarak Kaneda’nın kırmızı motorsikletinin, motorlara sevdalı olanlar için ciddi bir fetiş objesi olduğunu belirteyim.
Ghost in the Shell’de görüşmek üzere….
-
THERE CAN BE ONLY ONE
1986 yılında çevrilen Highlander gayet sağlam bir fantastik aksiyon filmidir. 16yy’dan bugüne gelen İskoçyalı Connor MacLeod ölümsüzler diye anılan bir türden gelir. Sadece kafaları kesildiğinde gerçekten ölebilen bu ölümsüzler, birbirlerini öldürerek sonunda sadece tek bir ölümsüz olarak bilgeliğe erme ödülünü almayı hedeflemişlerdir.
Filmin başında MacLeod ile başka bir ölümsüzün kılıçlarla dövüşünü izleyerek hemen havaya gireriz. İlerleyen dakikalarda flashbackler sayesinde MacLeod’un geçmişte karısının ve ona kılıç kullanmayı öğreten arkadaşı ve hocası Ramirez’in Kurgan adlı bir diğer ölümsüz tarafından öldürüldüğünü öğreniriz. Ramirez, Kurgan’ı neredeyse öldürmeye başaracaktır. Ama Ramirez Kurgan’ın boynunu tam olarak koparamayacak ve sonrasında Kurgan, Ramirez’in işini bitirecektir.Filmin baş düşmanı olan Kurgan günümüzde Victor Kruger adıyla dev kılıcıyla diğer ölümsüzlerle olan düellolarından sağ kalmayı başarmıştır.
Günümüzde Russel Edwin Nash adını kullanan MacLeod ile Kurgan filmin sonunda, dünyada kalan son iki ölümsüz olarak feci kapışırlar. Zafer tabiatıynan MacLeod’un olur. Şimşekler ve ışıklar eşliğinde MacLeod ödülünü alır ve son ölümsüz olmayı başarır.
Filmde MacLeod’un arkadaşı ve hocası olan Juan Sanchez Villa-Lobos Ramirez’i Sean Connery canlandırmaktadır.
Filmin müziklerini Queen yapmıştır. Normalde sadece bir şarkı yapmayı planlarken filmin tanıtım videosundan etkilenip, A Kind of Magic albümlerinde yer alan çoğu şarkıyı bu film için yazarlar.
Özellikle Who Wants to Live Forever şarkısı bence filmin en başarılı şarkısıdır. Şarkının içinde yer alan Who waits forever anyway cümlesi insanı kopartır.
Daha sonra çevrilen Highlander filmlerini izlemenizi hiç önermiyorum. Ana filmin mesajında olduğu gibi There can be only one…..
-
DARIO ARGENTO VE GIALLO
Giallo İtalya’da sarı renkli kapaklar ile yayınlanan polisiye romanlara verilen isimdir. Giallo, italyancada “sarı” demektir. Sinemada Giallo denince akla Dario Argento, Mario Bava, Michel Soavi gelir. Giallo filmlerinin karakteristik özelliği katiller ve onların şiddet içeren cinayet sahneleridir.
Argento, Giallo türünde çok etkili filmler yazmış, yönetmiştir.
Genelde gerilim filmlerinde katiller erkek, kurbanlar kadın olurken, Argento’nun Giallo’larında gerek katil gerekse kurbanlar her iki cinsten, hatta eşcinsel, biseksüel, travesti veya transeksüel gibi farklı karakterlerden oluşur.
Filmlerini izlerken kamera açılarının kime ait olduğu belirsizdir. Saldırgana mı, izleyiciye mi yoksa başka birinin bakışına mı ait olduğu kestirilemez. Bu anlamda korku filmlerinde önemli olan “Ötekilik” durumu yaygınlaşarak belirsizleşir.
Argento’nun Giallo’ları merkezinde genelde geçmişte çocuklukta yaşanan, derin izler bırakan korkunç şiddetli deneyimler yer alır.
Herşeyin anahtarı geçmiştedir. Geçmişteki şeyler geri gelerek, bugüne musallat olur / Dario Argento…
Profondo Rosso (Deep Red) filminde cinayete tanık olan bir piyanist, bu cinayeti çözmeye çalışırken, tekinsiz bir malikanede sıvanın altından bir çocuk tarafından duvara çizilmiş bir kanlı bir cinayet resmi bulur. Sonra bir ilkokul arşivinde eski resim ödevleri arasında benzer bir resim daha görürüz. Resmin altındaki imzadan yıllar önceki kanlı olayın kişilerine ve asıl cinayetin faillerine ulaşırız.
Tenebre adlı filmde yine cinayetlerin anahtarı geçmiştedir. Film boyunca parça parça sergilenen flashback sahnesinde bir kadın ergen delikanlıların önünde soyunurken çocuklardan bir tanesi onu tokatlar. Diğerleri ceza olarak çocuğu zorla yere yatırırlar ve kadın kırmızı ayakkabısının sivri topuğunu çocuğun ağzının içine sokarak suratına basıp, ezer.
Opera adlı filmde katil genç kızı bağlar ve gözlerinin altına bantla iğneler yapıştırarak onun gözlerinin kapaması veya kırpması durumunda iğnelerin batacağı bir düzenek hazırlar. Sonra kızın sevgilisini, gözlerine iğne batmaması için açık tutmaya çalışan onun gözleri önünde öldürür.
Argento filmlerine bayılma sebeplerimden en önemlisi, bazı sahne detaylarının filmin akışının önüne geçerek, bağımsız bir kesit gibi sunulmasıdır. Opera’da kız telefonla konuşurken kamera kızın renkli gömlek düğmelerine odaklanır. Bu düğmeler ne katille, ne de cinayetlerle alakalıdır. Ama hipnotize olmuşcasına görselliği takılıp kalınır.
Giallo sayılmasa da Inferno filminde kızın evin su dolu altkatına dalarak düşürdüğü anahtarı almaya çalışması yine buna bir örnektir. Anahtarın düşürülmesi ve bulunması filmin akışına bir katkı sağlamaz ama bu sahnelerde inanılmaz bir görsellik vardır. Görsellik Argento filmlerinde senaryonun önünde yer alır.
Son olarak Argento’nun Giallo filmlerinin çoğunun müziğini Goblin grubunun yaptığını belirteyim. Goblin’in müzikleri filmi tamamlayan bir öğe değil, direk filmin temel öğelerinden biri olarak izleyeni yönlendirir diyebilirim. (Özellikle Suspiria’da)
-
SOCIAL TV FİKİRLERİ
Getglue uygulamasının Social TV konseptine uygun bir yapısı var. VOD ve TV tüketimine ilişkin cezbedici farklı sticker/badge kazanım hedefleriyle ve aralarda verilecek free giftler ile oldukça eğlenceli ve sosyal bir deneyim sağlanabilir.

